olmayan ortalamasının üzerine oturan bir politik söylem çizgisi izlemiştir. Öte yandan, muhalefet partileri, ülke ekonomisinde gözlenenbüyümeden paylarını yakın geçmişe göre daha fazla ve daha adil alan dar gelirli seçmenlerin önüne daha ikna edici bir ekonomik model seçeneği üretememişler ve AKP'nin işine gelen bir şekilde kimlikler üzerinden siyaset yapmak zorunda kalmışlardır. Daha başat siyasal söylem çizgisinin üzerine AKP oturunca CHP, MHP ve DTP daha az alıcısı olan kimlikler üzeriden siyaset yapmak durumunda kalmıştır. AKP'nin yaygın basın kuruluşları ve örgütleri üzerinden yapmış olduğu "CHP toplumun değerleriyle kavgalı ve sizden birini yönetici olarak görmek istemiyor" propagandası CHP'nin görece daha dindar olan kesimleriyle olan bağını oldukça zayıflatmıştır.
Laik yaşam biçiminin faydalarını gündelik yaşamında daha az gören kesimler sürekli olarak kendi değerleriyle kavgalı olduğu dile getirilen CHP'yi doğal olarak daha da az tercih etmişlerdir. DTP ve MHP'de etnik kökenler üzerinden kimlik siyaseti gütmeleri nedeniyle toplumun önemli bir parçasını ötekileştirme söylemi sergiledikleri için oldukça dar bir seçmen kitlesinin üzerine oturmak durumunda kalmışlardır. Sonuç olarak AKP dindar, ezan ve bayrak milliyetçisi bir çizgiye, CHP ulusalcı -laik, MHP, ulusalcı - daha dindar, DTP ise etnik Kürt milliyetçiliği çizgisinde konumlanmış, bu konumlanışları seçim sonuçlarını önemli bir miktarda belirlemiştir. Ekonomik göstergelerin iyi gitmesi ve gerek ekonomide, gerekse dış politikada çok önemli bir kriz yaşanmaması sonucunda bu kimlik siyaseti çözülmemiş ve seçmen tercihlerinin önemli bir belirleyicisi olmuştur.
Bu seçimlerin bir başka önemli sonucu, parti liderlerinin milletvekillerinin belirlenmesi sürecinde tek otorite olarak kalmalarının kendilerinin demokrasi anlayışı açısından pek de bir sorun olmadığını göstermesidir. Lider hegemonyası sadece partililer tarafından değil, seçmen tarafından da içselleştirilmiş görünmektedir. Milletvekili adaylarının belirlenmesi sürecinin parçası olamamaları seçmenlerin gündemini çok meşgul etmemiştir. Öte yandan KONDA araştırmalarına göre, aralarında bakan ya da parti kurucularının da bulunduğu çok sayıdaki milletvekilinin aday olmasını engelleyen AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan'ın bu hamlesi oylarının üzerinde hiçbir etki yapmamıştır. Bir anlamda partinin aldığı oy oranının, partinin adaylarından bir ölçüde bağımsız olması, seçmenlerin parti içi demokrasinin olmayışını kabullendiğini, milletvekilleri kim olursa olsun, son tahlilde liderlerin parti politikalarını belirlediğini düşündüklerini göstermektedir.
Siyaset refahın bölüşülmesi ve toplumsal yapının şekillendirilmesinden çıkartılmış ve rant dağıtma mekanizmasına dönüşmüştür. Bu rant dağıtma mekanizması doğal olarak siyasete katılımın profilini etkilemektedir. Kamusal bir görev olmaktan çıkartılarak kişisel çıkar yaratma alanına dönüşen siyasetin çarklarını oluşturan siyasiler, doğal olarak kurdukları düzeni bozabilecek olan kesimlerin siyasete katılımının önünü kesmektedir. Bu nedenle siyaset çözüm üretilen bir alandan çıkartılmış, rantın paylaşım kavgasının yapıldığı bir alana dönüşmüştür. Bu paylaşım kavgası diyalogun önünü kapatmakta, çözüm önerileri yerine polemiklerin öne çıktığı negatif propaganda araçlarının kullanıldığı ve ne yazık ki toplumu oluşturan bireylerin kutuplaşmalarına yol açmaktadır. Gündemi oluşturan polemikler ve yaratılmış olan kutuplaşma, ülkenin üretim gücünden çalmakta, zaman kaybına yol açmaktadır. Çeşitli saha çalışmalarının gösterdiği gibi bu nedenlerle olsa gerek, siyasal partiler seçmenin en az güvendiği kurumlar olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye kutuplaştırıcı politikaları terk edip, polemik yerine çözüm üretecek partisini halen aramaktadır.
|