|
veya değiştirilen diğer maddelerini yasalara yansıtmamasıydı. Söz konusu yasalar yelpazesi, doğrudan hak ve özgürlüklerin kullanılmasının yanı sıra, çalışma yaşamıyla da yakından ilişkilidir. Sonuncusuna örnek olarak, sendikal haklarda uyumsuz kurallar, uyum sağlanan kurallardan daha çok: İşçi sendikalarına üyeliğin ve üyelikten çekilme bildiriminin noterce tasdik koşuluna bağlı tutulmasından, toplu iş sözleşmesi-toplu iş görüşmesi ayrımına kadar. Yasa koyucu gerekli düzenlemeyi yapmadığı için, kamu görevlileri kullandıkları toplu sözleşme haklarını Avrupa kapılarında tescil ettirirken, İHAM "yasa koyucunun neden olduğu kanundaki boşluğun... bir toplu iş sözleşmesinin iptali için başlı başına kabul edilemez" olduğunu saptadı. Böylece, yasama ihmalini vurgulamış oldu. [Demir ve Baykara-Türkiye, 21.11.2006). Sosyal Güvenlik Yasası da yarım kaldı.
Yurttaş-siyaset ilişkisini düzenleyen seçimler ve siyasal partiler alanına da dokunulmadı: Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkında Kanun (1961) ve Milletvekili Seçimi Kanunu (1983), birkaç ufak teknik rötuş dışında Anayasal değişikliklerden hiç etkilenmedi. Siyasal Partiler Kanunu (1983) açısından da, benzer saptama yapılabilir. Hatta tam tersine, 1995'te Anayasa md. 67/2'ye "temsilde adalet ve yönetimde istikrar" kaydı düşülerek, Milletvekili Seçimi Kanunu'ndaki yüzde 10'luk genel baraja Anayasal meşruiyet kazandırılmaya çalışıldı. Bu formül ("yasaya uygun Anayasa" anlayışı) bile, yüzde ıo'luk barajı Anayasa'ya uygun kılmaya yetmedi.
Hatta yeni baştan yazılan bazı yasaları elden geçirme gereği de hatırlanmalıdır. Düşünce özgürlüğü bakımından örneğin TCK, 301 sendromu ötesinde yeniden elden geçirilmeye muhtaçtır.
Ayrıca, öncelik sıralamasının önemiyle, yasamanın meşruluğu arasında da bağlantı kurulabilir. Şöyle ki, TBMM, Anayasa değişikliği yapmadığı için değil, daha çok önceki Anayasal değişiklikleri yasalara yansıtmakta ihmalkâr davranmış olması nedeniyle sorgulanmalıdır.
Özetle, öncelik başta "3 S" (sendikalar, seçimler, siyasal partiler) olmak üzere, toplumu bloke eden 12 Eylül dönemi yasalarının elden geçirilmesi mi, yoksa yaşanan deneyimlerin kanıtladığı gibi, bunları maskeleyen bir Anayasa girişimi mi? Bu değinilen hususlar alt yapı, Anayasa ise çatı olarak düşünülürse, "demokratik bir toplum"u yaratmada, tabanın çatıdan daha belirleyici olduğu kuşkusuz.
II-ANAYASAL ARAYIŞLARIN ANLAMI
Şu üç olasılık, anayasal arayışlara damgasını vurmaktadır: değiştirme, yenileme, yeni anayasa yolu.
A) 20 YILDA YAPILANLAR: ANAYASA'DA DEĞİŞİKLİK
Bilindiği gibi, yeni bir anayasa, kurucu meclis tarafından hazırlanır. Eğer yepyeni bir anayasa hazırlanacaksa, yapıcı organa "asli kurucu iktidar", mevcut Anayasa'da değişiklik yapan iktidara ise "türev kurucu iktidar" adı verilmektedir.
1987'de başlayıp 20 yıldır devam eden anayasal değişiklikler dizisi, hukuk devletindeki geriye gidişi telafi çabası anlamına gelmektedir. Bu süre içinde gerek nicelik gerekse nitelik olarak kayda değer değişiklikler yapılmasına karşın, anayasayı aşma arayışlarının hala devam ediyor olması da, 1982'nin yarattığı sapmanın derinliğini açıkça ortaya koymaktadır. Gerçekten Türkiye'nin anayasacılık tarihinde bu denli yoğun ve sürekli anayasal onarım sürecine ilk kez rastlanmaktadır.
Anayasa'nın 175. maddesine göre, değişiklik her zaman mümkündür. Ne var ki, sadece Anayasa'da yer alan usul kurallarına uyulmasının başlı başına yeterli olmadığı, son Anayasa değişikliğinin yarattığı krizle teyid edilmiştir. Bu nedenle, bundan sonraki - |
|
|